Kayıtlar

babama

 23 Temmuz 2020'ye.. Ben o gün babamı toprağa verdim. Gözümüzün içine bakan, yakışıklı mı yakışıklı dik duruşlu harika bir babayı toprağa verdik. 4 kızının, eşinin gözyaşları ile sulandı toprağı.. Çiçeklerinin ilk can suyu bizim canımızdan aktı gitti. Virüs var dediler camiye götürmediler, gasilhane önünde avuç kadar insan ile kıldırdılar namazını, evine getirmediler arkadaşları ile helalleşemedi avuç kadar insanın önüne getirdiler koydular taşa.. Virüs var dediler tabutuna dokunmayın dediler hiç babalarını tabutta görmemişler ki derler tabii. Bilmiyorlar ki babamı virüs öldürdü bizi ise babamı öyle görmek. Şimdi ben o virüsü yesem nolur ki ölen bi daha ölmez. Virüs var dediler tabutla gömdüler, çeşit çeşit çiçeklerini emanet ettiği o toprağa, şimdi bir çiçek gibi onu gömdük. Ama o asla filizlenmeyecek. Sanki babam yine salonda otururken bir bardak su istemiş gibi biz gidip gelip kuru toprağı sulayıp duracağız.. Bu sefer teşekkür edemeyecek, bardağın dibinde kalan suyu yüzümüze dök...

ölüm

27.01.2020 Pazartesi Ve sonrası sessizlik... Biraz önce helikopter kazasında ölen Kobe Bryant haberini okurken 'kule ile irtibatı kesilen helikopterden sinyal alınamadı. Sonrası sessizlik' diye bir cümle okudum. 13 yaşında kızıyla birlikte saniyeler içinde ölüme giderken ne düşünüyorlardı acaba?  Yada bir kaç gün önce Elazığ'da olan deprem esnasında binaları çökerken çocuklarına siper olan baba o esnada ne düşünüyordu? Oturdukları evin tavanı üstlerine devrilirken eşiyle son bir kez bakışmışlar mıydı?  Bir kaç gündür bunları düşünmekten kendimi alamıyorum. Hayallerim var diyorum ama baksana hayatım yok ki.. Bunu yazdıktan 5 dk sonra ölmeyeceğimin garantisi yok ki.. Bazen yaşamı çok sorgulamak istiyorum. Gerçekten bilmediğim bir yerden bu dünyaya gelmek, burada doğruları ve yanlışları ayırıp yaşamaya çalışmak, en önemlisi acı çekmeden yaşamaya çalışmak zorundayız.  Para kazanmak, yemek yemek, su içmek ve bulunduğumuz dinin görevlerini yerine getirme...

O zamandan sonraki ilk sabahlara..

Zaman çok acımasız..  Ve çok ağır ve çok çekilmez. Saatimin akrebi ölmüş yelkovanım paramparça.. Günlerdir aynı saatteyim.  Orda bırakmışım neşemi, sevincimi, her şeyini.. Şimdiler de bir hüzün tutturmuş gidiyor gözlerim.   Gün laciverte döndüğü sıralar bir koku arıyor burnum. Tam o sırada 'geçecek' diyor bir şarkı. Geçecek ama nasıl ?  Devamın da onu da yazsaydın ya diyorum içimden. Şarkıya kızıyorum. Bu acı donmuş yüreğimde. Bir iki damla erir gibi oluyo arada ama onlar bile aktığna pişman olurcasına buz kesiliyor yolumda..  Yolum uzun, yolum dikenli. Yüreğim dolu ve yorgun..  Yansa da yorulsa da donsa da parçalansa da pes etme diyor bir yanım ama.  'Ne iş olsa yaparım' diyenlerin yapabileceği bir iş degildir gurbette sevmek. Adam kayırdığından zor zanaattır hasret.  Bazen geçirttirir cinnet, bazen kilometrelerce uzağını bile bir sözüyle yapar sana cennet.  Ama şu bir gerçektir ki; sebebi ne olursa olsun, yaşanan acın...

Eski Yabancı

Çoğu zaman Tanrı'nın bazı olayları bana sırf kalemimden dökülmesi için yaşattığını düşünüyorum.  Ben uyurken kaderim ile yaptığı o acil durum toplantılarından sonra buna daha çok inanıyorum. Çünkü bazı sabahlar gece çocuk olarak yattığım o yataktan yıllanmış bir ihtiyar olarak uyanıyorum.  Kalbi çarpmaktan yorgun düşmüş bir ihtiyar.  Peki neydi beni böyle yoran? Kağıt kesiği misali derinden yaralayan?  Adına kilit vurduğumdu yıllardır içimde saklı kalan. Ve hep ona aşık kalacağımı sanan bir kalp şimdi karşımda duran.  Halbuki dikkatli baksa yüreğime o da soracak kim bu yabancı diye?  Yıllarca aynı kişi tarafından sevilmeye alışık biri için hiç hoş değildir bu yabancıyla karşılaşma.  Başta duymazdan gelir sözlerimi. Öğrenmek istemez ne zaman çalsa açılan o kapının ardında yaşanan köklü değişimleri. Hep ister ki uzattığında tutulsun o elleri. Lakin bilmeli ki zaman asla kabuk bağla...

Ankara'da Aşk

O gün tren istasyonunda onun gidişini izlerken gözlerimden süzülen tuzlu suları farketmemiş olmalıyım ki bir adamın dürtüsüyle kendime geldim. Yaşları sildiğimde önümdeki boş raylar ,  trene binmek üzereyken dayanamayıp geri nasıl koştuğunu ,  beni nasıl öptüğünü ,  sonra aynı hızla dönüp trene nasıl bindiğini hatırlattı.  Ankara'nın dondurucu soğuğunda adeta yanıyordum. Ama titreyen vücudum havadan değildi bunu biliyordum. Döneceğine inandırdım kalbimi. İnatla bekledik seni ama gelmedin. O tren garından gittim. Ama inan senden hiç gitmedim gidemedim.  Benim için nerde parçalanan kalp görsem aldım üstüne birde ben paramparça ettim.  Senin darmaduman ettiğin bu yeri kimsenin toplamasına izin vermedim. Belki beni çok sevdiler. Ama ben onları sevemedim. Tutamadım uzatılan elleri.  Bu durum bir süre böyle devam etti. Yüreğim içteniçe kendini yedi bitirdi. İçime dönüp baktığım da onu öyle yenik görmek benide bitirdi. Yaptığım onca ...

Yalnızlığa Uyanmak

Sonra bir sabah uyanıyorsun... Hayatın boyunca yaşadıklarının koca bir rüya olduğunu anlıyorsun.  Gözlerini açmamak için direniyorsun ama yapamıyorsun. Seni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalıyorsun ama bulamıyorsun. Alarm yok. Çocuk sesi yok. Annenin babanın sesi yok. Güneş gözlerini rahatsız etmiyor. Bir daha kapatıyorsun gözlerini. Nafile... O delikanlı zamanlar çoktan yerini kırlaşmış saçlara bırakmış bile.  Sorular başlıyor kendine. Ben şimdi kimim hayatımın bunca yılını neye harcadım? Sorular cevapsız.  Belki bir aşkın peşine düştün belki ölmüş babanın yasını tuttun belki de terk edip giden anneni aradın. Belki eşin çocukların oldu. Ama içinde bir yerler hep boş kaldı. Çocuklarının ilk aşkının dokunamadığı ama milyonlarca kişinin dolu olduğu bu şehrin sokaklarında yalnız yürürken küçük bir dükkandan gelen müziğin dokunduğu bir yer.  Yalnızlık yaşadığın o aşk kadar asildir. Aşk iki kişilikse yalnızlık sadece senindir. Seni besleyendir. Sevgili denen şe...