babama

 23 Temmuz 2020'ye..

Ben o gün babamı toprağa verdim. Gözümüzün içine bakan, yakışıklı mı yakışıklı dik duruşlu harika bir babayı toprağa verdik. 4 kızının, eşinin gözyaşları ile sulandı toprağı.. Çiçeklerinin ilk can suyu bizim canımızdan aktı gitti. Virüs var dediler camiye götürmediler, gasilhane önünde avuç kadar insan ile kıldırdılar namazını, evine getirmediler arkadaşları ile helalleşemedi avuç kadar insanın önüne getirdiler koydular taşa.. Virüs var dediler tabutuna dokunmayın dediler hiç babalarını tabutta görmemişler ki derler tabii. Bilmiyorlar ki babamı virüs öldürdü bizi ise babamı öyle görmek. Şimdi ben o virüsü yesem nolur ki ölen bi daha ölmez. Virüs var dediler tabutla gömdüler, çeşit çeşit çiçeklerini emanet ettiği o toprağa, şimdi bir çiçek gibi onu gömdük. Ama o asla filizlenmeyecek. Sanki babam yine salonda otururken bir bardak su istemiş gibi biz gidip gelip kuru toprağı sulayıp duracağız.. Bu sefer teşekkür edemeyecek, bardağın dibinde kalan suyu yüzümüze dökemeyecek.. 

Bir babanın yarattığı boşluk ölçülemezmiş, anlatmak istediğimde tarif edecek bir kelime bulamadığımda anladım. Bir babanın kız çocuğuna verdiği güvenin eşi benzeri yokmuş sırtımdan eli, başımın altından omuzu gidince anladım. Bir babanın her sarılışı farklı her sarılışı tekmiş. Bir gece rüyamda bana sımsıkı sarıldığında gerçek sanıp gözlerimi açtım, soğuk yastığa sarıldığımı görünce anladım bir babanın sarılışı tek gerçekmiş. 

Yaşarken gözümden sakındığım, ya bir gün uzakta hasta olur da ona bir kase çorba yapamazsam diye dertlendiğim babam, uzaklarda hiç bilmediği hastane odalarında günlerce yalnız kaldı. Kim bilir neler hissetti, bizi bir daha görmek istedi mi, sesimizi duymak istedi mi gözleri bizi düşünüp doldu mu? Son nefesini verirken yüzümüz göz kapaklarına gelmiş miydi? 

Yıllarca ailesi için şehir dışında çalışmış, uçakları havalimanlarını ev bilmiş bir adamdı o, 'çok uçuyorum ben' derdi hep. Çok uçardı gerçekten de. Son yolculuğu yine havalimanında oldu. Diyarbakır'ın topraklarında ölen babamı bu sefer kargo uçağı getirdi canlı canlı binip gittiği yere.
Bu dönüşünde elinde valizi yoktu. Bu sefer gerçekten uçmuştu. 

Günlerce gelsin diye dua ettiğim babam gelmişti. Ama tabutla. Ya o tabut küçüktü bi kere babam ona sığmazdı ki. Nasıl sığdı ona hala düşünürüm. 

Sen gözümüzün içine bakardın, sen saçlarımızı sever bize yemekler yapardın. Ya sen bize yoğurt yapıp yaprak sarması yapardın. Ben böyle bir baba görmedim ki sen gerçekten var mıydın? Yoksa bizim kafamızda kurduğumuz bir kahraman mıydın? 

26 yaşındaydım ama yürürken hala ellerinden tutardım. Senin ellerin öyle güçlüydü ki 6 yaşıma dönerdim. Şimdi sen gittin, ben yaşımı da sildim. Ama gözyaşlarımı silemedim. Yön değiştirdiler.
Artık dışarı değil içime doğru akıyorlar. İçimi yakıyorlar. Bize bakanlar yetim yerine seni görsünler diye her gün senin gibi yürümeye, senin gibi gülmeye senin gibi bakmaya çalışıyorum. Dizlerim bedenimi taşımasa da daha sert basmaya çalışıyorum, kalbim bıraktığın acı ile kor olup yansa da içini seninle doldurmaya devam ediyorum, yüzünü unutmam mümkün değil ama olur da karanlık da kalırsam ve bir ışık bulamazsam diye vesikalıklarını yanımda taşıyorum. 

Benim ışığım, beni ben yapanım varlığı ile şuncacık hayatıma yeri doldurulamayacak eşi benzeri olmayan mutluluklar katanım; 


Ben burada çeltik atmaya başladım. Seninle gerçek olan yerde tekrar bir araya gelmek için kum saatini çevirdim bekliyorum. Az daha sabır babacım yeniden kucaklaşacağız. 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ankara'da Aşk

yine babama

Babam yine sana